Didem Şahin: “Belgesel, bireysel hafıza üzerinden aslında toplumsal hafızaya bir bakış!”

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Ödüllü yönetmen Didem Şahin’in uzun metraj belgeseli “Acı ve Tatlı”yı izlemek benim için bir hayli güç oldu. Zira çok sevdiğim babaannemi Alzheimer hastalığından dolayı kaybetmiş biri olarak Didem’in anneannesinin hikâyesine şahit olmak benim de anılarımı canlandırdı. Yer yer gözlerimin dolduğunu hatta belgeseli izlemeye ara verdiğimi de itiraf etmeliyim. Tabii bu belgeseli güçlü yapan şey sadece bu anılar değil. “Acı ve Tatlı”, tıpkı Didem’in de dediği gibi, bir aile hatıratından yola çıksa da 60’lı 70’li yıllarda Almanya’ya işçi olarak göçen vatandaşlarımızın orada yaşadıklarına da ışık tutuyor. Bunu yaparken de hem Almanya’nın hem Türkiye’nin sosyokültürel ortamlarını göz önüne seriyor. Bu güçlü belgesel için Didem Şahin’le yaptığımız söyleşiye davet ediyorum sizleri. İyi okumalar… 

 

Öncelikle biraz kendinden bahseder misin?

 

Almanya doğumluyum, İstanbul’a yerleştiğimizde henüz 3-4 yaşlarındaydım ama ailemin geri kalanı Almanya’da olduğu için diasporayla bağlarım hiç kopmadı. Marmara Üniversitesi, Radyo, TV ve Sinema bölümünde okurken sektöre girdim. Star TV henüz açılmıştı, kısa bir süre rejide çalıştım. O dönem TRT edebiyat uyarlamaları serisine başlamıştı. Erhan Bener’in ‘Aşk-ı Muhabbet Sevda’sı senaryolaştırılmış, Manisa, Kula’da set hazırlıklarına başlanmıştı. Reji asistanı olarak işe başladım, elime aldığım ilk senaryodur, hala saklarım. 

 

Bir süre dizilerde reji asistanı olarak çalıştım, en son Berhan Şimşek’in ‘Keje’sini çektik sonra uzun yıllar sürecek Londra hikayem başladı. İlk aylar çocuk bakıcısı sonraki aylar restoranlarda garsonluk ve barmaidlik tecrübelerinden sonra Birbeck Üniversitesinin senaryo yazımı sertifika programını bitirdim. Kendime varoluş alanı yaratmanın derdindeydim, arayışlarım beni Belgesel sinemaya götürdü. 2006’da İsrail’in Lübnan saldırısında karayoluyla savaş bölgesine gittim. Sırt çantam ve kasetli bir küçük kamerayla yaklaşık iki hafta süren gözlemlerimi kaydettim. Böylelikle ‘Beyrut’a Gittiğimi Anneme Söylemeyin’ belgeseli ortaya çıktı. SİYAD En iyi belgesel ödülüne layık görülmekle birlikte Antalya Film Festivali dahil birçok festivalde yarıştık ve ödüllendirildik. Aynı yıl British Council’ın bursuyla Londra’ya geri döndüm ve Brunel Üniversitesinin Belgesel Yapımı ve Yönetimi üzerine Yüksek Lisansını bitirdim. 

 

Berlin Film Festivali kapsamında düzenlenen Berlinale Talent Kampüs’e seçildim. İstanbul’a döndüğümde HaberTürk Televizyonunda prodüktör olarak çalışmaya başladım. Belgesel departmanında Neşet Ertaş, Fikret Hakan, Nedret Güvenç, Tanju Okan, Cem Yılmaz, Şenol Güneş… v.s. birçok tanınmış simanın biyografilerini çektik. Ahmet Ümit’le ‘Yaşadığın Şehir’ gibi birçok aktüel programdan sonra yönetmenliğini ve metin yazarlığını da yaptığım ‘Benim Ali Samiyenim’ belgeselini çektim. Spor ve siyaset ilişkisini irdeleyen bu belgesel FICTS Spor Filmleri Festivalinde En İyi TV Belgeseli ödülü aldı. Bir süre sonra kanaldan ayrıldım ve kendi şirketim La Bohem Prodüksiyonu kurdum. Al Jazeera World’de gösterilen Sochi Olimpiyat’larına Çerkeslerin ve çevrecilerin muhalefetini anlatan Winter of Discontent – No Soçi! Belgeseliyle bağımsız belgeseller üretme dönemine girmiş oldum. 

 

Malezya, Gambiya, Moğolistan, Rusya, Irak, Suriye, Beyrut gibi coğrafyalarda çok farklı konularda belgeseller çektim. Ebola salgınıyla mücadele eden Gambiyalılarla da beraberdim, Antep’te çadırlarda kalan Suriyelilerle de… 2016’dan beri Cannes Medya ve TV ödülleri jürisinde yer alıyorum. 

 

Senin için belgeselin tanımı nedir?

 

Bill Nichols Belgeselin tanımına yönelik ‘tasvir edilen yaşamlar, durumlar ve olaylar hakkında makul bir öneri veya bakış açısı ileten hikayelerde, kendilerini bize kendileri olarak sunan gerçek insanları (sosyal aktörler) içeren durumlar ve olaylar hakkında konuşur’ diyor. Akademinin başucu kitabının yazarlarından olan Nichols ayrıca belgeseli kategorilere ayırıyor.

 

Ben tanım cümlelerine hep kuşkuyla yaklaşıyorum. Susan Sontag’ın metaforlara ilişkin temkinine benziyor biraz. O metafor veya tanım yatıcısının kendi dönem ve gerçekliği ile sıkı bir bağ içinde ki bir süre sonra sorgulanmadan olduğu gibi kabul görüyor. Ama değişmeyen tek şey değişim. Günümüzde artık ‘interaktif belgesel’, ‘yeni medya belgeseli’, ‘non-linear belgesel’ gibi çok farklı anlatım biçimlerinin olduğu belgeseller var. 

 

Belgesel merkezine gerçeği alır; gerçeği arar, sorgular, ulaşmaya çalışır, olduğu gibi anlatır veya olduğu gibi neden anlatamadığını anlatır. Ancak kimin çektiği, kime çektiği, neden çektiği ortaya çıkan eser için bağlayıcıdır. 

 

Ben belgeseli kategorize etmiyorum. Anlatım dilinin yapısını bozan ve kendi dillerini yaratan deneysel belgeselciler, animasyon veya mockumentary yapan belgeselciler olduğu gibi (observational) gözleme dayalı tür ve animasyonu iç içe geçiren belgeselciler de var. Bir anlamda melez türler. Kendi belgesellerimi çekerken de genellikle farklı türlerin imkanlarından faydalanıyorum. 

 

Biraz “Acı ve Tatlı” dan ve onu çekme nedenlerinden bahseder misin?

 

‘Acı ve Tatlı’ benim ilk uzun metraj belgeselim. Önceki belgeseller daha çok 40-55 dak. arası orta metraj belgesellerdi. 

 

Aslında her şey kendiliğinden gelişti. Anneannemin benim hayatımda yeri çok kıymetli. Çocukluğumdan bugüne derinleşen anıların sahibi, gelişimimde önemli rolü var. Hafızasının keskinliği hepimizi şaşırtan anneannemin Alzheimer olmasını uzun bir süre kabul etmekte zorlandım. Annem Almanya’dayken anneannemin hastalığının ilerlediğini söylediğinde panikledim. Tek başına kalması mümkün olmadığından evini boşaltacaklarmış, bakımevine geçici bir süre yerleştireceklermiş. Ben gelmeden hiçbir şey yapmayın dedim. Kameramı aldım, yanlarına gittim. 3 yıl sürecek yapım süreci böyle başladı.

 

Acı ve Tatlı bir ‘Alzheimer’ filmi değil göçmen bir işçi kadının hikayesi. Anneannem Nermin Almanya’ya çalışmaya giden ilk jenerasyondan. 1963’de vagonlar dolusu kadınla birlikte, üç kızını babalarına emanet edip, İstanbul’dan Münih’e gidiyor, sonra herkes çalışacakları fabrikaların bulunduğu kasabalara dağıtılıyor. Sanıldığının aksine Almanya’ya ilk gidenler sadece erkekler değil şehirli, nispeten eğitimli, nitelikli işgücüne sahip kadınlar. 66-67 Ekonomik kriz dönemi erkek işçi alımı yavaşlatılırken dahi kadın işçi alımı devam ediyor. 

 

Belgesel bireysel bir hafıza üzerinden aslında toplumsal hafızaya bir bakış. Almanya işçi göçü kendi dönemleri içinde birçok defa anlatıldı, hikayelendi… farklı jenerasyonlar kendi sorunlarını, şahitliklerini eserlerine yansıttılar. Ama bu göç hikayesinin tek bir boyutu yok üstelik çok katmanlı. Özellikle televizyonlar için yapılmış göç dosyaları veya göç belgeselleri anılar üzerinden, arşivlerle ve metin yazılarak bir anlatı oluşturuyor. Bu dışarıdan bir bakış sunuyor. 

 

Ben Nermin’in kaybolan hafızasının peşine düşen torunum. Tarihi iz düşümlerine de yine Dortmund doğumlu, küçük yaşta annesiyle yurda dönene kızın gözleriyle bakıyorum. Röportaj yapmıyorum, ailemle muhabbet ediyorum bunu da izleyicilerimle paylaşıyorum. Metin yazmıyorum, içimi döküyorum… 

 

Görüntü yönetmenin Ahmet Ferah’la İstanbul’dan Münih’e üç gün boyunca trenle seyahat ettik. Gördüğümüz her şey, çektiğimiz her karede o yollardan geçen işçileri andık, bizim için bir zaman yolculuğuna dönüştü filmimiz. Anneannem merkezinde üç kuşak kadının iç içe geçen hikayeleri ve göçün kronolojisi üzerinden editörüm Burçak Yurdakul’la Acı ve Tatlı’nın dramatik yapısını kurduk, ince ince işledik Aile arşivlerini de Alman Televizyonlarının arşivlerini de kullandık. Kullandığımız müzikler bahsi geçen dönemlerin ruhunu taşıdı. Zaman zaman kayboldum, pes etme noktasına geldiğim oldu, eşim, dostlarım el uzattı, her birine ayrı ayrı müteşekkirim. İnsanın kabuk bağlamış yaralarını anlatması kolay olmuyor, kanıyorsunuz. 

 

Dünya prömiyerimizi 5-10 Eylül’de düzenlenen 17.Kazan Film Festivali’nde yaptık. 58.Antalya Film Festivali’nde Türkiye prömiyerimizi yapacağız. Belgesel kategorisinde yarışan filmimizin ilk gösterimi 7 Ekim saat 19.20’de açık hava sinemasında olacak. Ekip arkadaşlarımın katılacağı gösterimde ben de olacağım. İzleyiciyle buluşmak her zaman olduğu gibi çok büyük mutluluk. 

 

Sence hızla gelişen teknolojinin, belgesele ne gibi katkıları olabilir? Neler götürür?

 

Öncelikle çekim açısından kolaylık sağladı. Belgesel çekerken en önemli şeylerden biri çektiğiniz karakterin ve çevredeki insanların sizinle ve kamerayla kurduğu ilişki. Objektifi çevirdiğiniz kişi yabancılığını üzerinden atamazsa sizinle ve dolayısıyla kamerayla gerçek, samimi bir ilişki kuramaz. Bunun için bazen birlikte uzun bir zaman geçirmeniz gerekir. Artık kameraların kendisini unutturması daha kolay. Kameralar küçüldü, hafifledi bununla birlikte görüntü kaliteleri arttı. Bu anlamda çekim yapmak kolaylaştı diyebiliriz. Ayrıca bazen illegal yollardan kayıt almak zorunda kalabiliyorsunuz. Elinizde fotoğraf makinesi görünümlü bir kamera sizi bir anda turist görünümüne sokabiliyor. No Sochi’ Belgeselini çekerken kameramanımızı Sochi Olimpiyatlarının inşaat alanını gören bir yere bıraktık. Elinde Canon Mark III le iznimiz olmadan çekimleri yaptı. Alanın görüntülenmesi hele ki yabancılarca kesinlikle yasaktı. Biz istediğimiz görseli aldık.

 

Teknik malzemenin ucuzlaması belgesel alanında üretimi ve içeriği arttırdı. Birçok kiralama şirketinden makul fiyatlara kamera ve ses ekipmanlarını temin edebiliyorsunuz. Ancak ortaya çıkan üretimler ne kadar ‘belgesel’ oluyor orada sorun var. Cep telefonuyla da kaydedersiniz, basit edit programları ile montajlarsınız ama belgesel bir hikâye anlatma yöntemi dolayısıyla bir grameri, dramatik yapısı olmak zorunda. Kameranız ne olursa olsun onu kullanan görüntü yönetmeninizin, sesçinizin, editörünüzün profesyonel olması gerekiyor. Elbette amacınız ortaya bir belgesel film çıkartmaksa.  Günümüzde sosyal medya paylaşımına yönelik kayıtlara da Televizyon haber dosyalarına da belgesel deniliyor ama Belgesel Sinema bambaşka bir şey. 

 

Dijital dünyadaki gelişmeler belgeselin anlatım yöntemlerinin, belgesel filmlerin dağıtım ve izlenme mecralarının çeşitliliğine katkısı oldu bence bu çok önemli. Sadece festivaller ve Televizyon kanalları değil artık internet ortamında birçok mecrada festivallerden ödül almış, merak uyandıran, dünyanın en ücra köşesinden hikayelerin yer aldığı hemen her konuda belgeseller yer alıyor. Sinema yazarları bu belgeseller hakkında özellikle son dönemlerde yorumlar yapıyor haliyle bu belgesel izleyen kitlenin artmasına vesile oluyor. 

 

Ayrıca özellikle interaktif belgeseller aracılığıyla geleneksel formda pasif olan izleyicin aktif hale gelmesi yeni bir etki alanı oluşturuyor. Özellikle farkındalığın artması, politik bilincin gelişmesi, demokratik hak arayışı amaçlanan interaktif belgesellerin anlatım yapısı izleyicisini belgeselin akışına dahil ediyor ki bu belgeseller linear-doğrusal bir akışa sahip değil. Aynı anda birçok hikâyenin eş zamanlı olarak içine girebiliyorsunuz. Bu alandaki üretimleri sektörün ileri gelen festivalleri destekliyor. Al jazeera, Arte gibi kanalların sitelerinden ‘interactive documentary’ başlıklı örnekleri izleyebilirsiniz. 

 

Örnek aldığın, sinemasını sevdiğin, yerli ve yabancı yönetmenler kimler? 

 

Sinemasını sevdiğim birçok yönetmen var. Dönem dönem değişiyor. Eskiden Ken Loach hayranıydım. Londra’da yaşarken kendisinin de katıldığı birçok gösterime gittim. Uzak Doğu sinemasına Akira Kurosava ile başlayan (öğrencilik yıllarımda TRT tüm filmlerini yayınlamıştı bende kasetlere kaydedip tekrar tekrar izlemiştim), Won Kar Wai, Park Chan Wook, Kim Ki Duk, Bong Joon Ho ile devam eden bir merak ve sevgim var. Senegalli müthiş usta Ousmane Sembène’nin Moolaadé filmi bir belgesel film için araştırma yaparken karşıma çıkmıştı. Kendisine özel bir hayranlığım oluştu. Andrey Zvyagintsev özellikle Return – Dönüş beni çok etkilemişti, hala takiptekim. Nadine Labaki ‘Karamel’ filmiyle gönlüme taht kurmuştu, tüm filmlerini seviyorum. Jane Campion, Agnes Varda (belgeselleri ve filmleri) Ama benim için tüm zamanların tek ismi, sadece sevdiğim değil örnek aldığım sinemacı Abbas Kiyarüstemi. 

 

Türk Sinemasında ben biraz geçmişten kopamıyorum sanırım. Yılmaz Güney, Atıf Yılmaz, Ömer Kavur… günümüz Nuri Bilge Ceylan… birbirinden çok farklı sinema dili ve anlayışları olmakla birlikte benim sinema evrenimde özel yerleri var. 

 

Türkiye’deki film festivalleri ve belgeselcilere yaklaşımları konusunda neler söylemek istersin?

 

Son dönemde festivallere dahil edilen Development & Work in Progress – Fikir & Yapım aşamasındaki film ve belgesellerin sektörün dünya çapındaki ileri gelen isimleriyle ön çalışma yapma ve filmlerini uluslararası jüriye sunabilme imkânı, Editing Laboratuvarları bence çok önemli bir gelişme. Belgesel özelinde konuşursak Antalya Film Forum bu platformun öncüsü. Yurt dışındaki önemli festivallerde sinemacılara uzun yıllardır sağlanan bu imkân nihayet ülkemizde mevcut. Festivale gelen isimlerden randevu alıp birebir görüşmeniz de mümkün ki ben Acı ve Tatlı henüz fikir aşamasındayken randevu alıp birçok kişiyle görüşmüş ve kendime bir yol haritası çıkartmıştım. İlerleyen yıllarda forumun hem development hem de work in progress platformlarına seçildim. Burada kurduğunuz iletişim filminizin yapım sürecinden, fon arayışı, dağıtım, gösterim süreçlerini kapsayan geniş bir alanda network sağlıyor. 

 

Belgesel sinema alanında ülkemizde son yıllarda çok başarılı örnekler var. Ama bu filmleri izleyeceğimiz mecralar kısıtlı. Bazı festivallerde belgeseller sadece bir defa gösteriliyor, hiç değilse iki gösterim yapılması daha makul görünüyor. Ayrıca Belgesel filmi temsilen sadece 1 kişinin katılımına imkân sağlanıyor. Oysa belgesel sinemanın yapım sürecinde yapımcı ve yönetmenle birlikte görüntü yönetmeni, kamera ekibi, ses ekibi, editör önemli rol oynuyor. Kurmaca bir filmde yazılan karakteri canlandıran oyuncular festivallerce ağırlanıyor ama belgesel sinemanın gerçek karakterlerine bu imkân tanınmıyor maalesef. 

 

Festival koordinatörleri kısıtlı bütçelerinden dolayı imkân sağlayamadıklarını dile getiriyorlar. Bu noktada festivallerin finansörleri ile ilgili önemli bir sorunsal ortaya çıkıyor. Öncelikle yerel yönetimlerin desteği ile ayakta kalan festivallerin özgünlüğü, bağımsızlığı siyasete kurban gidiyor. Festival jüri seçimlerinden, film seçimlerine, konuk kotalarına kadar her şeyi etkiliyor bu durum. Bence festivallerin önce kendilerini ‘özgür’ kılacak kaynak sorununu çözmelerini gerekiyor. 

 

Son olarak gelecek planlarından bahsedelim…

 

Acı ve Tatlı’nın festival yolculuğu henüz başladı. Belgeselimizi en iyi şekilde temsil etmek, izleyicisiyle buluşmasını sağlamak benim önceliğim. Gelecek planım yok. Hayatta kalabildiğim sürece, insanların ruhuna, kalbine dokunan, daha yaşanabilir bir dünya için farkındalık yaratan, güzel şeylere vesile olan hikayeler anlatmak istiyorum hepsi bu.

 

twitter.com/firatsayici

Haber Kaynağı www.populersinema.com

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü
Didem Şahin: “Belgesel, bireysel hafıza üzerinden aslında toplumsal hafızaya bir bakış!”

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

Ulusal24 Haber Merkezi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!